Neden Mektuplaşmıyoruz?

Cemal Süreya'nın Yusuf Atılgan'a mektubu, konsept

Mektuplar yazdım, mektuplar aldım. Uzun süredir düşünüyorum. Mektuplar okudum yazarların, şairlerin, sinemacıların. Beklediler ve yazıldığı anda ulaşmayan mektupları okudular; gecikmiş bir merhaba, var olmayan bir iç hatır. Mektuplar kaybettim. Adresime gelmeyen mektupların acısı hâlâ içimdedir. Onlar kendilerini biliyorlar. Bir mektup yazdım, asla göndermedim. Gönderilmemiş Mektuplar’ı izlediniz mi? 2003’te Türkan Şoray’la Kadir İnanır’ı yıllar sonra bir araya getirmişlerdi. Kaçırmışlardı mutluluğu. “Orhan, cevapsız mektup yazmak çok garip oluyor.” diye başlıyor Nahit Hanım, Orhan Veli’ye gönderemediği mektupta. 12 Kasım’da yazılan mektup. 14 Kasım’da ölen Orhan Veli. “Bu mektubuma cevap yaz.” diye devam ediyor. Hiç okunamayacak bir mektup. Benim de bir kitabımın arasında şimdi göndermediğim o mektup. Gönderdiğim mektuplardan daha iyi değil, hiç gecikmeyecek bir merhaba.

Ölmeden Önce Son Mektuplar
Uzun süredir düşünüyorum. Oğuz Atay, Halit Refiğ’e mektup yazmış. Oğuz Atay’ın Metin Erksan’la yakın arkadaş olduğunu ve Halit Refiğ’in nikah şahidi olduğunu yeni öğrendim. Atay, beyin ameliyatı için İngiltere’ye gittiğinde yazdığı mektuplardan iki ay sonra ölüyor. Eşi Pakize Barışta bazen mektup yazıyor Halit Refiğ’e. Şöyle diyor bir yerde: “Oğuz hastalandı Halit.” “Oğuz ki beynine ne kadar düşkündür, nasıl oldu bu anlamıyorum, nasıl bir hediye bu.” Aklı başında herkes ülkeden kaçmaya çalışıyor ama ben kalmaya devam ettiğim için aklımdan şüphe ediyorum diye düşünen bir insanın yurt dışına beyni için gitmesi biraz da can acıtıcı görünüyor. Yazarların mektuplarını okurken yazıldığı tarihlerden bir ay iki ay sonra öldüklerini düşünmek, farklı bir okuma deneyimi yaşamamıza neden oluyor. Tezer Özlü, Leylâ Erbil’e yazdığı mektupta kanser olmasına rağmen, “Ama iyi olacağıma inancım büyük.” cümlesini kurduktan bir ay sonra ölmesinde de aynı hissi yaşamıştım. Üstelik o da Berlin’deyken “Bu gece, ilk uyanınca aklıma Beyoğlu’nun yan sokakları geldi. Ne de olsa, dönünce en çok Beyoğlu’nda yaşayacağım.” deyip İsviçre’de öldü. Orhan Veli’nin Nahit Hanım’a ekimde “Ankara’ya gelip seninle konuşmak istiyorum.” deyip Ankara’ya gitmesi, belediye çukuruna orada düşmesi ve İstanbul’a geldikten sonra kasım ayında ölmüş olduğunu bilmemiz hangi duygumuzun içine dahil edilebilir?

Çelebi’nin Seyahatnamesi Gibi Laflara Gerek Yok
Yakın zamanda Demir Özlü ile Ferit Edgü mektuplaşmalarını da okudum. Berlin’de buluşma hayali kuruyorlar. Onlar da bir şeyleri bekliyorlar. Ferit Edgü şöyle yazıyor: ”En çok sevindiğim, yaşarsak, önümüzdeki yılın baharında Berlin’de birlikte olacağımız haberiydi.” Başka bir mektupta: “Konuşacak çok şeyimiz birikmiş olmalı. Ama belki de, hiçbir şey konuşmayıp yer içeriz.” Hiçbir şey konuşmayız, sadece yer içeriz demesi bana bir konuşmayı hatırlatıyor. 2013’te İstanbul Modern’de bir söyleşiye gitmiştim. Fotoğrafçı İsa Çelik bir anı anlatmıştı, bu anıyı hiç unutmuyorum. Şöyle bir anı: Fethi Naci, Turgut Uyar'ın evine gidermiş. Kapı açılırmış, Fethi Naci içeriye girermiş. Bir dergi alırmış okurmuş. Bir süre sonra Turgut Uyar "Naber?" dermiş. Uzun süre sonra Fethi Naci "Sen?" dermiş. Saat geçtiğinde Turgut Uyar "Makarna?" dermiş. Birlikte makarna yerlermiş. Arada viski de içerlermiş. Sonra Fethi Naci, "Hoşça kal" deyip evden ayrılırmış. İsa Çelik diyor ki, aynı ortamda birlikte bir şeyler yapmayı sevmekti bunun adı. Arkadaşlık için illa Çelebi'nin Seyahatname'si gibi laflar düzmeye gerek yoktu. Seyahatname uzunluğunda konuşmayı, kişinin yanındayken değil mektuplarda tercih ediyorlar. Yanındayken üzüntü geçip gidiyor, uzaktayken çoğalıyor. O yüzden mektuplarda çok kişisel, özel şeylerden, yalnızlıklarından bahsediyorlar. Mektubun amacı zaten uzakta olan birine yazılması olduğu için bolca da özlem barındırıyor, gözlerden öpülüyor. Hiç birini gözünden öptüm mü diye düşünüyorum. Uzun süredir düşünmeme bunu da ekliyorum.

Oğuz Atay'ın Halit Refiğ'e mektubu, konsept
Kek Yapıp Aniden Gelmek İstiyorum
Metin Erksan, arkadaşlarına kek yapıp aniden gidermiş ya da üç beş ay gözükmez, beni aramayın ben sizi ararım dermiş. Çünkü makarna deyip susacak bir arkadaş yokluğu yaşıyordu o dönemler. Erksan onu bırakıp Amerika’ya giden dostu Halit Refiğ’in yokluğunu yaşarken ve karşı penceredeki yanmayan ışıklara bakarken Özyurdunda Yabancı Olanlar olarak kendilerini tanımlayan Demir Özlü ve Ferit Edgü’nün hissi Oğuz Atay’ın Halit Refiğ’e yazdığı mektubun hissiyle benzeşiyor. O da şöyle demiş: “Ve bu ülke seni üzdü, yordu, gücendirdi. Onun için abicim, bu ülkede iş yok.” Tarihlerine bakıyorum, aynı zamanlar, 1970’lerin sonu. İki kitabı yan yana koyuyorum, birbirlerine dayanak yapıyorum, bekledikleri bir şeyler var.

Postacım Murat’ı Görünce Kulaklığımı İndiriyorum
Sanatçılar arasındaki mektup devri kapandı ama bu neyi açtı hâlâ bilmiyoruz. İletişim Yayınları, Kurbağalara İnanıyorum adlı Edebiyat Üzerine Yazışmalar’ı yayımlamıştı. Yıl 2016. Barış Bıçakçı, Behçet Çelik ve Ayhan Geçgin internet ortamında yazışmışlar. Bu yazışmayı Behçet Çelik önermiş. Ne güzel konuşuyoruz ama bu konuşmalar unutulacak deyip böyle bir fikir atmış ortaya. Bana kalırsa fikir güzel fakat çok otokontrollü. Bir bekleme burada da var fakat aracı ortadan kalkmış, sevinç kalkmış, beklenmedik anda gelen gecikmiş bir merhaba kalkmış. O yüzden postacım Murat’ı görünce kulaklığımı indiriyorum, güne 10 puan veriyorum, merhaba Zeynepçim’i alıyorum ve yürüyorum. Eskiden mektuplarımı, geciken merhabalarımı o getirirdi.

Melâli Anlayan Neslin Son Temsilcisi
Hülya Uçansu, Onat Kutlar’a Mektup Var adlı bir kitap derledi ve mektup biçiminin başka bir boyutunu okuduk. Onat Kutlar, öldü ve bu mektuplar yıllar sonra onun ardından 80. yaş armağanı olarak yazıldı. Birtakım anılaştırmalar diyebiliriz bu mektuplar için. Önemli mevzu ise sadece sanatçıların değil, onu tanıyan, onla dirsek teması olan, onun hempası olan herkesin mektuplarını kapsıyor. Bu sayede öykücü, sinemacı, reklamcı, senarist, arkadaş, yoldaş, sevgili olan Kutlar’ın geniş çerçevede bütün hayatına vakıf olabiliyoruz. Zülfü Livaneli’nin yurt dışına kaçması için sahte pasaport bile hazırlattıran, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının öldürülmemesi için aydınlardan imza toplayan, arkadaşlarını kolundan tutup doktorlara götüren, fakir tanıdıklarını işlere yerleştiren, herkesin özlemle gözü yaşlı bahsettiği bir insan profili olduğunu okuyoruz. Ülkenin sinemacılarını yetiştiren sinematek kurduğunu ve askerin gelip “bütün yakaladıklarımızın üzerinden Sinematek kartı çıkıyor, siz örgüt mü kurdunuz?” dediği bir kitleye sahip olduğunu onun için yazılan mektuplardan okuyoruz. Onun için “melâli anlayan neslin” belki de son temsilcisi denmesine şahit oluyoruz. Antep’teki meşhur sinemacı Nakıp Ali’nin o çocukken sırf onun için film oynatması gibi Kutlar da sırf sevdikleri için kahkahalar atmış. Aklıma çok sevdiğim birinin cümlesi geliyor: “Bu kadar sevilebilmek için sevmeyi de bilmek gerek sanırım.”

Tekrar Rahatça Sen Diyebileceğim Bir Alan
Uzun süredir düşünüyorum. Cihat Duman, çün’ matbu iken 3. sayısında Mektup adlı bir mektup yayımlamıştı. Yıl 2014. “Merhaba. Sana bu mektubu yazmak belki de hayatımın en büyük hatası.” diye başlıyordu. Daha sonra o mektup 18. bölüm olarak çeşitli değişikliklerle romanının içine eklemlendi. Kurguymuş, anladık. Ozan Can Türkmen, Haziran 2020’den beri çıkardığı Bu Hafta adlı elektronik yayınında birine hitap ederek mektup formunda yazılar yazmaya başladı. Neden mektup formunu seçtiğini de şu şekilde dayanaklandırmış: “Tekrar rahatça sen diyebileceğim bir alan istiyorum. Bu yüzden bu mektupları sana yazıyorum, beni pürüzsüz bir şekilde anladığına ve her zaman da anlayacağına emin olduğum tek bir kişiye.” Bu ve bazı şeyler birine hitaba ihtiyaç duyduğumuzu hissettiriyor. Bunu da en kişisel yolla, mektup formuyla yapmak istiyoruz. Verdiğim bu iki örneğin ise bir geri cevabı olmaması üzücü bir yandan da. Gönderilmemiş mektupların zamanı geçti anlaşılan. Artık cevabı verilemeyecek mektuplara doğru gidiyoruz.

Gecikmiş Merhabalar Arzuluyoruz
Orhan Veli’nin Nahit Hanım’a yazdığı mektuplarda gönderdiği şiirleri kimseye okutma, bitmemiş gibi geliyor bana, belki değiştiririm, demesi bir âşk mektubundan çok edebiyat tarihine dahil. “Sizin İçin, insan kardeşlerim,/ Her şey sizin için./ Gece de sizin için, gündüz de” şiirini beğenmediğini söylemesi, yakında çok mühim şiirler yazacağım demesi Garip Akımı’nı müjdeliyor. Bu mektuplar olmasa Hürriyete Doğru şiirinin en sevdiği şiiri olduğunu da bilemezdik. Tezer Özlü’nün Yaşamın Ucuna Yolculuk kitabının ilk isminin Bir İntiharın İzinde olduğu da mektuplar sayesinde edebiyat tarihine eklemleniyor. Leyla Erbil’e son sözünün “Üzülme.” olduğunu mektuplardan okuyoruz. Kurmacaları dışında yaşayan birer insan olduklarını bu metinlerden öğreniyoruz. Belki şairler, yazarlar, sinemacılar, sanatçılar, okurlar tekrar mektuplaşmaya başlamalı. Edebiyat tarihi sizden bunu talep ediyor. Bu aralar hangi romanı okuduğunuz, hangi filmlere zaman ayırdığınız, çayı saat kaçta içtiğiniz ve ne zaman ağladığınız da önem arz ediyor. Bir yönüyle gecikmiş merhabalar arzuluyoruz.

KAYNAKÇA
Veli, O. O. Yalnız Seni Arıyorum (Nahit Hanım’a Mektuplar). (2014). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Atay, O., Barışta, P., Kenter, Y., Saygun, A., Scognamillo, G., Şekeroğlu S., Usmanbaş, İ. Sevgili Halit (Halit Refiğ’e Mektuplar). (2011). İstanbul: Everest Yayınları.
Erbil, L. (Haz.). Tezer Özlü’den Leylâ Erbil’e Mektuplar. (1995). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Özlü, D., ve Edgü, F. Özyurdunda Yabancı Olmak (Demir Özlü- Ferit Edgü Mektuplaşmaları). (2017). İstanbul: Sel Yayıncılık.
Bıçakçı, B., Çelik, B., Geçgin, A. Kurbağalara İnanıyorum (Edebiyat Üzerine Yazışmalar). (2016). İstanbul: İletişim Yayınları.
Uçansu, H. (Haz.). Onat Kutlar’a Mektup Var (Dostlarından 80. Yaş Armağanı). (2016). İstanbul: Doğan Kitap.
Duman, C. (2014). Mektup. çün’, (3. Sayı), 28-29.
Türkmen, O. C. (2020). Haziran Mektubu. Bu Hafta (1. Sayı), 2-3.

SOSYAL MEDYADA PAYLAŞ